Šarruma's Blog
· 4 dakika read · Admin

Anadolu - E. J. Davis

XIX. yüzyılda Karya, Frigya, Likya ve Pisidya antik kentlerine yapılan bir gezinin öyküsü

E. J. Davis 1872 yılında Türkiye’de İzmir’den Denizli’ye ve oradan Antalya’ya uzanan bir gezi yapar. Birçok antik kenti dolaşır, gördüklerini çizer, fotoğraflarını çeker, haritalarını, planlarını çıkartır, yazıtları kaydeder.

Osmanlı toplum yaşantısı ve devlet düzenine ilişkin ilginç gözlemlerde bulunur. Bu önemli geziyi okurken 19. yüzyıl Osmanlı Anadolu’suna ilişkin gözlemlerle karşılaşacağınız gibi aynı zamanda Antik Çağ Anadolu Kentleri hakkında zengin arkeolojik ve tarihsel bilgiler de edineceksiniz.

🔗 Kitap Hakkında

1872 Yılı Batı Anadolu ve Akdeniz Bölgesi Gezi ve Zaman Çizelgesi

Kitaptan Gravürler

Kitaptan Alıntılar

Yolculuğumuzun amacını anlattığımızda pek nazik bir şekilde, “Biz bu işin manasını anlayamadık, bütün dağlar birbirine benzer. Dağları ve eski binaları inceleyerek yörede dolaşmanızın amacı nedir ki, (cevap beklercesine) eğer gizli hazineleri aramak değilse?” dedi. Bunun üzerine büyük, çağdaş şehirlerde hazine bulmanın eski harabelerden daha kolay olduğunu söyledim ve yolculuğumuzun amacını anlatmaya çalıştım; fakat bize pek inanmış gibi görünmüyordu.

Kendi özel tüketimleri için serbestçe birkaç bitki bile yetiştiremiyorlardı. Yok denecek kadar az eğlencesi olan bu yoksul insanlar için tütün kullanmaktan yoksun bırakılmak çok zordu; çünkü tütün, ellerindeki avuntu verici ve onlara göre yaşam için gerekli olan tek şeydi. Bu durumun sebebi ise yeni Tütün Rejisi’ydi (devlet tarafından bir şirkete satılan tütün tekeli).
İstanbul’daki Ermeni veya Yahudi sermaye sahipleri böylelikle çok büyük bir servet kazanacaklardı ve zavallı, sabırlı köylüler Türk devletinin bir başka parasal yükünün baskısına boyun eğmeliydiler!

Doğalarındaki kayıtsızlıktan mı yoksa daha çok perişan devletlerinin etkisi sonucu mu olduğu bilinmez ama bu zavallı insanlar kendi iyilikleri konusunda son derece kayıtsızdı ve sanki kaçınılmaz bir kuralmış gibi çok derin bir yoksulluğa düşüyorlardı. Anadolu’nun gezdiğimiz kısımları, olasılıkla ülkenin en zengin yöreleriydi fakat Büyük Menderes (Meander) Vadisi dışında aynı bozulmuşluk hemen hemen her yere egemendi. Gerçekten de devleti, onun yararına hiçbir şey yapmayan, tersine tüm kayaklarını kurutan, gelecek kuşakların bile gelirlerini, kaynaklarını ipotek eden bir milletten ne beklenebilirdi? Kısacası, başkenti korumak uğruna vilayetler kurban ediliyordu.